Mar 24

Ansız çalkantılar, yaşamak isteyip yaşayamamak… Kalakalmak, yadırgamak belki de kanıksamak… Beklentilerini bulmak ama esirgenmesi… Bir bakışın sıcaklığına oturtulmuş, yaşam hatlarının sınırlarında, görülmemişçesine bir elektrik… Sonrası emeklerin boşa çıkması, sevgiden, en kötüsü sevdiğinden yoksun bir ben. İsterdim zaman zaman bir tebessüm ve bir örücükle uyandırılmayı yada sevgi dolu bakışlarımın hor görülmemesi de yeterdi. Neye el uzatsam böyle olacak sanki. Bazen yoruldum sanırım diyorum ama vazgeçmek bana göre değil bunu da biliyorum. Her şeyin dengesizliği hayatımıza o kadar empoze olmuş ki; yaşantılarımızda kuramıyoruz belki de dengeyi, istikrarı yakalayamıyoruz. Keşke herkesi sevip aşık olabilen biri olsaydım diyorum bazen. Yada aşk denilen şey kolay olsaydı. Kaç kişiyi sevdim ki. Kaç kişiye sevgi verdim? Gerçek anlamda, obsesyon olmayan kaç sevgi yaşadım? Bu bir ilk işte… İnanmasa da, saygı göstermese de, yaşamasa da bu sevgiyi, belki öğretirim yaşamayı diye çabalıyorum işte… Zaman zaman ruhumun yerle bir oluşuna bile aldırmıyorum. Ama gözümden bile esirgediğim canımın ufak bir tepkisi bazen kalkamamacasına yerlere seriyor beni. Beni sevmediğini de biliyorum. Sevseydi sakınırdı, üzmemek için çaba sarf etmeyi yeğlerdi. Olurda üzerse beni en az ben kadar üzülürdü. Bir anlamda kader mi bu? Bazı insanlar sadece diğer insanları mutlu etmek için yaratılırmış; mutluluklarıysa sabun köpüğü gibi olurmuş; sadece bir anlık; galiba bende böyleyim. Bir gün tanrı gülümsemeyi öğretir diye sarılıyorum sevdiklerime. Aldıklarımsa terslenmeler, tavırlar, kırıcı hareketler… Sanırım sevgim ucuz bir sevgi ki karşılığı bunlar oluyor. İsterdim ki sevdiğim gücümü tüketmektense biz birbirimizi güçlendirelim, kanayan yaralarımızı kapatalım el ele…
Kader !?!?!?!

Alıntı değildir oturup kendim(i) yazdım…

Mar 24

Karlı bir gecenin atlarına sabaha koşmak için vurduğu kırbaç sesleriyle girdin ruhuma… Var olan ama aslın da yok olan bir sen… Varlığını hissetmekle hissetmemek arasında bir sıkışmışlık… Belki nakaratları aynı anda söylemek belki de varlığına direnmek, kabullenmemek; aslında kabullenememek… Telefonunun ucundaki bir sesti yüzünün aydınlık gölgesi, sonra yavaşça beliren bir sinema perdesi…
Karlı geceler, gelme günün yaklaştıkça terk etti bu şehri; artık kar yağmıyor ve gökyüzü bu şehir ile barışıyordu adeta… Çünkü göç eden kırlangıç sürüleri senin adını delicesine haykırıyordu gökyüzündeki koyu gri bulutlara…
Yollardaydım; caddeler ıssız, soğuk, ürkütücü… Sokaklar, eriyen kardan geriye kalan damlaların çatılardan intihar edip çığlık çığlığa yere çarpış seslerine ve birde her birine senin adını verdiğim adımlarımdan çıkan seslere aşina iken soğuktan titreyen bedenim alev alev yanan ruhumla savaşıyordu… Saat 03.45…
Terminaldeydim… Saat 04.30…
Gelmene dakikalar kala… Saniyeler saatler, günler hatta yıllar kadar uzuyor, geçmek bilmiyordu… Terminalde, bir banka oturduğumu hatırlıyorum ve seninle bezenmiş bir uykuya dalışımın büyüsünü…
Ansızın uyandım, saat 05.15…
Öyle bir saatti ki bu otobüsünün terminale girişi, sabahın oluşu… Hayır, hayır ASLINDA BENİM YENİDEN DOĞDUĞUM SAATTİ BU…

Alıntı değildir oturup kendim(i) yazdım…